Türkiye Cumhuriyeti, 1923 yılında genç bir devlet olarak kurulduğunda, 600 yılı aşkın ömrü olan bir devletin maddî ve manevî tecrübelerine de sahip bulunuyordu. Bu devleti yükselten ve yaşatan dinamikleri bildiği gibi, onu zayıflatan ve çökerten, parçalayan ve yıkan dinamikleri de iyi biliyordu. Esasen Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve neredeyse ilk 40 yılını yöneten insanlar, Osmanlı eğitim ve devlet sistemi içinde yetişmişler, bilgi ve yönetim tecrübelerini orada kazanmışlardı. Bu bilgi ve tecrübelerle, Cumhuriyetin kuruluşundaki temellerde, yeni devletin parçalanmaması ve yıkılmaması, çağdaş hayata ayak uydurması, diğer devletlerle mücâdele ederek yaşayabilmesi, insanlarını barış ve refah içinde ve tam demokratik bir şekilde kaynaştırabilmesi için neler yapılması gerektiği çok düşünülmüştür. Bu düşüncelerin pratik hayata geçirilmesinde de -özellikle Atatürk döneminde- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, fikrî ve sosyal hayat alanında önemli mücâdeleler verilmiştir.
Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri aslında çok sağlam atılmıştır. Yapılacak siyasal tartışmalarda, bu temelleri yıkmak değil, ancak daha sağlamlaştırmak esas alınmalıdır. Bugün, gerek geçmişe nostaljik bir bağlılıktan dolayı olsun gerekse Cumhuriyet sisteminin kendini sağlama almak için yaptığı propagandada dozun iyi ayarlanmamasından kaynaklansın, Cumhuriyet sisteminin “doğru” veya “çağdaş” olmadığı şeklindeki eleştiriler ve onun yerine en azından demokratikliği ve dolayısıyla “cumhuriyet” olma özelliği olmayan yönetim önerilerine karşı halkı bilinçlendirmek gerekir. Çünkü yönetim uzun süre “Cumhuriyetin temel kurumları” arasındaki yargı veya silahlı kuvvetlerle korunamaz. Demokratik sivil yönetimin mutlaka halk tarafından benimsenmesi ve onun tarafından korunması gerekir.