Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 
bana yardımcı olun lütfen
Yazar Mesaj
clever_girl
*****
Moderatör

Mesaj: #1
bana yardımcı olun lütfen

Benim bir ödevim var Türkçe.Arıyorum arıyorum hiçbir yerde bulamıyorum..Konu :''Atatürk'ün düşüncelerinin Türk Kültürüne etkisi''...
Bulabilen lütfen koysunn..


clever_girl İmzası Sitemize Uye Olmadan Linkleri Goremezsiniz. Lutfen Giris Yapin veya Kayit Olun..
12-21-2007 10:58 PM
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
ayca_
*
Üye

Mesaj: #2
RE: bana yardımcı olun lütfen

Atatürk’ün Dilin Önemi Hakkındaki Fikir ve Düşünceleri

Türk diline verilen önem:

5 Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini, doğru temelleri üstüne kurmak; öz Türk dilin, değeri olan genişliği vermek için candan çalışmakta olduğunu söylemeliyim.
Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşması için, bütün devlet teşkilâtımızın, dikkatli, alâkalı olmasını isteriz.
7 Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmâl etmiyoruz.

Millî his ve dil:

5 Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin.
Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.
6 Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hakim ve esas kalacaklardır.

Milliyetçilik ve dil:

5 Milliyetin çok bariz vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, herşeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.
Kati olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatınca hizmetinde ve esas kalacaktır.

Millî şuur ve dil:

5 Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz.


Türk dilinin zenginliği:

5 Türk milletinin dili Türkçe’dir.Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkını , ananelerini, hâtıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir,zihnidir.
Türk dili zengin, geniş bir dildir. Her mefhumu ifadeye kaabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lâzımdır.
Türk milletini ve Türk dilini medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.
Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlıyabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.
7 Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direği olarak temin edeceğiz. Türk Dili’nin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilâtımızın dikkatli, alâkalı olmasını isteriz.

Türk dilinin sadeleşmesi:

5 En iyi müdafaa usûlü taarruzdur. Şu hâlde dil alanında türemiş yabancılıklara saldıralım; ağacı bir defa silkeleyelim; Görelim hangi çürükler düşecek; kalan sağlamlar bakalım ne kadardır? Dökülmeyenler, özleri ve arınmışları bulununcaya kadar biraz daha işe yarayabilir; geçici olarak!...
6 Türk dilinin sadeleştirilmesi, zenginleştirilmesi ve kamuoyuna bunların benimsetilmesi için her yayın vasıtasından faydalanmalıyız. Har aydın hangi konuda olursa olsun yazarken buna dikkat edebilmeli, konuşma dilimizi ise ahenkli, güzel bir hale getirmeliyiz.

Aydınlar, Yakınları gözünden Atatürk ve Anıları:

v 8 Afet İnan, Atatürk’ün okumaktan hoşlandığı hususlar hakkında şunu söylüyor:
“Atatürk çalışma hayatında yorulmaz bir kudrete malikti. Onun için okumak, en büyük bir ihtiyaçtı. En çok okumasını sevdiği mevzular; tarih, coğrafya,dil, hukuk, sosyoloji, ekonomi ve sanat meseleleri idi. Roman az okurdu, fakat şiirden hoşlanır ve onları asıl şairlerinden ve güzel okuyan edip arkadaşlarından dinlemesini severdi.”
v 8 Hikmet Bayur, O’nun Türk dili ile ilgili olarak yerli ve yabancı yayınlar okumasını bir eserinde şöyle dile getiriyor:
“O’nun çalışma ve hele bir soru üzerinde düşünce uğraşmaları toplama gücü olağanüstü idi. 1932 yazında birinci Türk Tarih Kongresi ve yine Birinci Türk Dil Kurultayı arasında geçen üç aya yakın zaman içinde Atatürk hemen hemen geceli gündüzlü dil üzerine çalışmıştır. Vaktini biteviye dil üzerine yazılmış Türkçe ve Fransızca eserleri okumak, Şeyh Süleyman Efendi’nin sözlüğünden, Fransızca etimolojik ve kelimelerin teşekkül ve tarih boyunca seyirlerini gösteren sözcüklere kadar giden bir sözlü eser üzerinde inceleme ve karşılaştırmalar yapmakla geçirdi.”
v 8 Yakup Kadri Karaosmanoğlu da Atatürk’ün dil konusundaki okumalarına değinirken;
“ Atatürk bir yandan dil çalışmaları için gereken organizasyonu kurarken bir yandan da dil konusunda yazılan eserleri okuyor, bilgiler topluyordu.”diyor.
v 8 Yine bir anısında İsmail Habib Sevük:
“İkinci defa Yaver Naşid’le çıkıyoruz. Elbette ondan bir şeyler öğrenirim diyorum. Tekrar kütüphane odasındayız. “Acaba okuduğu kitaplar nelerdi?” Yaver arkadaşım “Onu Nuri bilir, diyor.O’nun hafızı kütübü gibiydi.” Salondan geçen bir gence seslendi.Siyah elbiseli, siyah kravatlı Nuri izahat veriyor:
-Buraya,eli altında bulunması gereken kitapları, asıl kütüphaneden alıp getirirdim.Onları, şurada bir dolap vardı, orada okurdu.En son okuduğu kitaplar hep Türk Tarihine ve Türk diline aitti.” Diye dile getiriyor.
Buradan da anlaşılacağı gibi, Ulu Önder Atatürk Türk diline, Türk tarihine çok önem verirdi. Çünkü o millî şuurun oluşmasında ve kültürel bilincin korunmasında dil ve tarihin önemini biliyordu. Bir milletin tarihi ne ise geleceği de odur. Tarih, ders alınması gereken, önemli bir unsurdur. Geçmişte yaşanmış kötü olayların, günümüzde tekerrür etmemesi için, iyi olayların ise yeniden vücut bulması için tarihi çok iyi bilmeliyiz.
Dile gelince... Dil, atalarımızın bize bırakmış olduğu kültürel bir mirastır. Onu yaşatmak ve korumak bizim en önemli ve en kutsal vazifelerimizdendir. Çünkü dil, bir milletin onuru, haysiyeti, kültürü, sanatı, geçmişi, geleceği kısacası herşeyidir. Milletler dillerini yaşttıkları ve korudukları sürece hayatta kalabilirler. Dilini korumayan toplulukların sömürülmesi, asimile edilmesi işten bile değildir.

ßunu ßulabildim Yeterli mi?


ayca_ İmzası oBsesiF aRomaLı KuRapiYee ((:

Sitemize Uye Olmadan Linkleri Goremezsiniz. Lutfen Giris Yapin veya Kayit Olun..]
12-21-2007 11:34 PM
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
XyKuL
******
Süper Moderatör

Mesaj: #3
RE: bana yardımcı olun lütfen

Atatürk ve Türk Kültürü

Bir ülkenin kalkınmasında sadece ekonomi, sanayi ve ticarette değil; sosyal ve özellikle kültürel alanda gerçekleştirilecek çalışmaların ve ulaşılacak başarıların da büyük bir rol oynadığı hususu, dünyaca kabul edilen bir gerçektir. Hatta, hemen her konudaki faaliyetler için kültür; reel ve rasyonel çerçevede, yol gösterici bir dinamizm kaynağıdır.

Tarihi, askeri ve siyasi planda değişme ve gelişmelerle dolu Türk milleti; yüksek kültürünü de etle tırnak gibi varlığının ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Bu hususta, tarih boyunca yüzlerce fikir ve sanat adamı yetişmiş, binlerce kültür ve sanat eseri ortaya konulmuştur.

Bilindiği üzere; milletin, kendi varlık şuuruna ermesinin en tabii sonucu milliyetçilik; milliyetçiliğin kaynağı ise “milli kültür”dür. Milli kültürü, o milletin eseri olan dil, edebiyat, resim, mimari, müzik, gelenek, görenek ve her türlü el sanatları oluşturur.

İşte Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Atatürk; sadece bir asker ve devlet adamı hüviyetiyle değil, aynı zamanda milli kültür ve sanatımıza karşı beslediği engin saygı ve hayranlık ile de milletimizin gönlünde ayrı bir yer tutmuştur.

O, modern bir çağın getirdiği bilgi ve imkanlarla bir yandan bilimde, fende, sanayide, teknikte, eğitim ve kültürde ilerleyen, yükselen Batı’nın çalışmalarını yakından hayranlıkla izlemiş; diğer yandan, kendi milli kültürümüzü, sanatımızı koruyup geliştirerek , çağdaş medeniyete önce ulaşmak, sonra da onun üzerine çıkma gerektiği inancını çeşitli vesilelerle dile getirmiştir.

Bu çerçevede;

“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” 1

diyerek, kurduğu yeni rejimin özünü kültürün oluşturduğunu önemle vurgulamış ve:

“Milli kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türkiye Cumhuriyeti’nin telem direği olarak temin edeceğiz.” 2 kesin kararlı ifadesiyle de, bu konuda ulaşılacak hedefi göstermiştir.

Atatürk’ün milli kültür anlayışı ve bu anlayışın dayandığı yüksek felsefe; spekülatif, yani tahminlere dayalı “kurumsal” bir düşünce sistemi değildir. O’nun milli kültür anlayışının özünde, yüce milletimizin bizzat yaşadığı gerçekler ve bu gerçeklerle oluşmuş engin tecrübeler yer alır.

“Kültür”ü; “Okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlak çıkarmak, intibah almak, düşünmek, zekayı terbiye etmek” tarzında tarif eden Gazi’ye göre; “İnsan olabilmenin en esaslı unsuru”nu da, böylece gene kültür teşkil etmektedir. Bunu açıklığa kavuşturmak hususunda ise şunları kaydeder:

“Kültür tabiatın yüksek feyizleriyle mesut olmaktır. Bu ifade içinde çok şey yer alır: Temizlik, saflık, yüksekli, insanlık v.s. Bunların hepsi insanlık vasıflarındandır. İşte kültür kelimesini mastar şekline soktuğumuz zaman, tabiatın insanlara verdiği yüksek vasıfları kendi çocuklarına ve geleceğine vermesi demektir. Buraya kadar anlatmak istediğimiz kültürel insanlardır. Yani hem kendileri kültür sahibidirler, hem de bu hususiyeti çevrelerine ve bütün Türk milletine yaymakta olduklarına inanmışlardır.” 3

Edebiyat ve fikir hayatımızda, “hars” adını verdiği kültür ile medeniyet kavramları etrafında ilk defa ayrıntılı bir şekilde duran Ziya Gökalp; bunların, birleşme ve ayrılma noktaları bulunduğuna temasla şu görüşlere yer verir:

“Milli kültür ile medeniyet arasındaki birleşme noktası, ikisinin de bütün sosyal hayatları içine almasıdır. Sosyal hayatlar şunlardır: Dini hayat, ahlaki hayat, hukuki hayat, rasyonel hayat, iktisadi hayat, lisani hayatı, fenni hayat. Bu sekiz türlü sosyal hayatın bütününe milli kültür adı verildiği gibi medeniyet de denilir. Kültür milli olduğu halde medeniyet milletlerarasıdır. Kültür yalnız bir milletin dini, ahlaki, hukuki, akli, estetik, lisanî, iktisadi ve fenni hayatlarının ahenkli bir bütünüdür. Medeniyet ise, aynı medeniyet dairesine giren birçok milletlerin sosyal hayatlarının müşterek bir yekûnüdür. Mesela, Avrupa ve Amerika medeniyet dairesinde bütün Avrupalı milletler arasında müşterek bir Batı Medeniyeti vardır. Bu medeniyetin içinde birbirinden ayrı ve müstakil olmak üzere bir İngiliz kültürü, bir Fransız kültürü, bir Alman kültürü ilh. Mevcuttur. (...)

Milli kültüre dahil olan şeyler ise, usul ile fertlerin iradesiyle vücuda gelmemişlerdir. Suni değillerdir. Bitkilerin, hayvanların organik hayatı nasıl kendiliğinden ve tabii bir surette gelişiyorsa, milli kültüre dahil olan şeylerin teşekkül ve tekamülü de tıpkı öyledir. Mesela dil, fertler tarafından, usulle yapılmış bir şey değildir. Dilin bir kelimesini değiştiremeyiz. Onun yerine başka bir kelime icat edip koyamayız. Dilin kendi tabiatından doğan bir kaidesini de değiştiremeyiz. Dilin kelime ve kaideleri ancak kendiliklerinden değişirler. Biz, bu düşünceye seyirci kalırız. Fertler tarafından yalnız bir takım terimler yani lafızlar ilave olunabilir. Yalnız bu lafızlar ait olduğu meslek zümresi tarafından kabul edilmedikçe, lafız mahiyetinde kalarak kelime mahiyetini alamaz. Yeni bir lafız, bir meslek zümresi tarafından kabul edildikten sonra da bir zümre kelimesi mahiyetini alır. Ancak, bütün halk tarafından kabul edildikten sonradır ki, müşterek kelimeler arasına girebilir. (....)

Medeniyet usulle yapılan ve taklit vasıtasıyla bir milletin diğer millete geçen kavramların ve tekniklerin bütünüdür. Milli kültür ise, hem usulle yapılamayan, hem de taklitle başka milletlerden alınamayan duygulardır.

Görülüyor ki, milli kültür ile medeniyeti birbirinden ayıran milli kültürün bilhassa duygulardan, medeniyetin bilhassa bilgilerden mürekkep olmasıdır. İnsanda, duygular usule ve iradeye bağlı değildir. Bir millet başka milletin dini, ahlaki ve estetik duygularını taklit edemez.(.....)

Bir kültürü meydana getiren çeşitli sosyal hayatlar arasında içten bir bağımlılık deruni bir ahenk vardır. Türkün dili nasıl sade ise, din, ahlak, güzellik, siyaset, iktisat, aile hayatları da hep sade ve samimidir.

Türk’ün hayatındaki sevimlilik ve orjinallik bu hakim karakterini bir tecellisinden ibarettir.

Fakat milli kültürün unsurları arasında bu ahenge bakıp da medeniyetin de ahenkli unsurlardan meydana geldiğini zannetmek doğru değildir. Bir medeniyet ancak milli kültüre aşılanırsa ahenkli bir birliğe kavuşur. Mesela İngiliz medeniyeti, İngiliz kültürüne aşılanmıştır.Bundan dolayı, İngiliz kültürü gibi İngiliz medeniyetinin unsurları arasında bir ahenk vardır.

Milli kültür ile medeniyet arasında bir münasebet de şudur: Her kavmin, ilk önce, yalnız milli kültürü vardır. Bir kavim, kültür bakımından yükseldikçe siyasetçe de yükselerek kuvvetli bir devlet vücuda getirir. Diğer taraftan da, kültürün yükselmesinden medeniyet doğmaya başlar. Medeniyet, başlangıçta milli kültürden doğduğu halde, sonradan komşu milletlerin medeniyetinden de birçok müesseseler alır. Fakat, bir cemiyetin medeniyetinden fazla bir gelişmenin süratle meydana gelmesi zararlıdır. Ribot diyor ki: “Zihnin fazla gelişmesi seciyeyi bozar”. Fertte zihin ne ise, cemiyette de mili kültür odur. Buna göre, zihnin fazla gelişmesi de milli kültürü bozar. Milli kültürü bozulmuş olan milletlere “dejenere milletler” denir.

Milli kültür ile medeniyetin sonuncu bir münasebeti de şudur: Milli kültürü kuvvetli, fakat medeniyeti zayıf bir milletle, milli kültürü bozulmuş, fakat medeniyeti yüksek olan başka bir millet, siyasi mücadeleye girince, milli kültürü kuvvetli olan millet daima galip gelmiştir. Mesela, Eski Mısırlılar, medeniyette yükselince milli kültürleri bozulmaya başladı. O zaman yeni doğan Fars Devleti ise, medeniyetten henüz geri olmakla beraber, kuvvetli bir milli kültüre malikti. Bu sebeple, Farslılar, Mısırlıları yendiler. Birkaç yüzyıl sonra, İran’da medeniyet yükseldi, buna karşılık milli kültürleri henüz bozulmaya başladığından, gerek Yunanlılar, gerek İranlılar, kuvvetli bir milli kültürle meydana çıkan medeniyetsiz Makedonyalılara yenildiler. 4

Bu konuda Atatürk, Ziya Gökalp’ten farklı bir görüşü benimser. “Medeniyeti kültürden ayırmanın güç ve lüzumsuz” olduğuna temasla: kültür’ün unsurları etrafında, şunları kaydeder:

“Hars (kültür):

a) Bir insan cemiyetinin devlet hayatında;

b) Fikir hayatında, yani ilimde, sosyolojide ve güzel sanatlar;

c) İktisadi hayatta, yani ziraatte, ticerette, kara, deniz ve hava ulaşımında yapabildiği şeylerin toplamıdır.”

Sayın, Dr. Müjgan Cunbur’un da isabetle kaydettiği gibi, Atatürk’ün, ilk kültür tarifinde “psikolojik bir görüş, bir eğitimci görüşü hakimken” bu ikinci tarifte, “bir sosyologun anlayışıyla karşılaşılmaktadır.” 5

Nitekim Atatürk’e göre; Medeniyet denildiği zaman; devlet, fikir ve iktisat hayatında görülen üç tür faaliyet söz konusudur. Diğer taraftan; “şüphesiz her insan cemiyetinin hars yani medeniyet derecesi bir olmaz. Bu farklar devlet, fikir, iktisadi hayatların her birinde ayrı ayrı göze çarptığı gibi, bu fark üçünün neticesi üzerinde de görülür. Mühim olan neticeler üzerindeki farktır. Yüksek bir hars (kültür) onun sahibi olan millete kalmaz. Diğer milletlerde de tesirini gösterir. Büyük kıtalara yayılır. Belki bu itibarla olacak, bazı milletler yüksek harsa(kültüre) medeniyet diyorlar.

Avrupa medeniyeti “asr-ı hazır (şimdiki 20. yüzyıl) medeniyeti gibi” tarzında “sentezci” bir tavır takınır.

Türk milli kültürünün, Türk gençliğinin zihninde ve Türk Milletinin şuurunda daima canlı bir halde tutulması gereğine gönülden inanan Atatürk; bunun, “Üniversitelerimize ve yüksekokullarımıza düşen başlıca vazife olduğunu” söyler. Bunları gerçekleştirmek için de, Türkiye’nin üç büyük kültür bölgesine ayrılmasının; “İstanbul’a ek olarak Ankara’da ve Doğu bölgelerinde (Van’da) kurulacak Üniversitelerle modern bir kültür şehri yaratılmasının gereğine” 6 işaret eder.

Milli kültür programlarının, kültürden sanata uzanan bir çizgide ele alınması ile ilgili olarak da:

“Türk Tarih ve Dil Kurumları’nın Türk milli varlığını aydınlatan çok kıymetli ve mühim birer ilim kurumu mahiyetini aldığını görmek, hepimizi sevindirici bir hadisedir.

Türk Tarih Kurumu; yaptığı kongre, kurduğu sergi, yurt içindeki kazılar, ortaya çıkardığı eserlerle şimdiden bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini yerine getirmeye başlamış bulunuyor.

İlk resim galerimizi de bu yıl (1937’de) açmış bulunuyoruz.

Geçen yıl Ankara’da kurulan Devlet Konservatuarı’nın; müzikte sahnede, kendisinden beklediğimiz teknik elemanları süratle verebilecek hale getirilmesi için, daha fazla gayret ve fedakarlık yerinde olur.” 7 tarzında memnuniyetini dile getirir.

Derin ve engin bir geçmişe sahip bulunan Türk milletinin tarihi dönemleri içerisinde, kültür ve medeniyet kavramlarını bir bütün olarak gören ve değerlendiren Atatürk’ün isabetli tespitleri çerçevesinde; “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı medenidir. Tarihte medenidir, hakikatte medenidir.” 8 Ayrıca:

“Türkler bütün dünya medeniyet ve insanlığı için bir imtisal (gereğini yerine getirme) örneğidir. Yalnız bu kadar değil; Türkler tarihin çok eski devirlerinde insanlığa karşı yaptıkları vazifeleri yeniden, fakat bu sefer daha iyi bir şekilde yapmaya hazırlanan yüksek bir varlıktır.” 9

şeklinde, milletimize beslediği büyük taktir ve hayranlık duygularını ortaya koyar. Bunu takiben “medeniyetin esasının, özünün ilerleyip, yükselme ve gücünün temelinin de aile hayatında olduğunu” 10 vurgular.

Bu bakımdan; aileden başlamak ve bütün milleti içine alacak şekilde, “Medeniyet yolunda yürümenin ve başarılı olmanın hayatın şartı olduğunu” 11 dile getirdikten sonra, ulaşılacak hedefleri tam bir kararlılıkla şöyle gösterir.

“Artık duramayız, behemahal (mutlaka) ileriye gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitmeye mecburuz. Millet vazıhan (açık olarak) bilmelidir; medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona bigane (ilgisiz) olanları yakar ve mahveder.

İçinde bulunduğumuz aile-i medeniyette (medeni dünyada) layık olduğumuz yeri bulacak ve onu muhafaza ve ilan edeceğiz. Refah, saadet ve insanlık buradadır.” 12

İşte bütün bunlar için, medeniyet ve onunla bütünleştiğine inandığı kültür konusunda, şu kesin hükümleri verir:

“Gözlerimizi kapayıp mücerred (her şeyden sıyrılmış halde) yaşadığımızı fart edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile alakasız yaşayamayız. Aksine; ilerlemiş, medeni bir millet olarak medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız.

Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin her ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt (sınırlama) ve şart yoktur.” 13

“Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşid (yol gösterici) ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşid aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir (sapıklıktır).” 14

Atatürk’e göre; edebiyat, resim, heykel, müzik, tiyatro, mimari gibi bütün güzel sanatları, kültürün oluşumu içinde ele almak ve değerlendirmek gerekir.

O, Edebiyat’ı “askerlik gibi yüksek idealist bir meslek için bile uyandırıcı, hedeflendirici, yürütücü ve nihayet fedakar ve kahraman yapıcı” aktif bir unsur sayarak; “her insan cemiyeti ile bu cemiyetin, o gününü ve geleceğini koruyan ve koruyacak olan her kuruluş için en esaslı terbiye vasıtalarından biri” kabul eder. 15 Bunun içinde, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, edebiyat öğretimine özel bir önem ve değer vermesi gerektiğini belirttikten sonra; ulaşılacak sonucu şu satırlarında hükme bağlar:

“Türk çocuğu konuşurken, onun beyan ve anlatış tarzı; Türk çocuğu yazarken, onun ifade üslubu; kendisini dinleyenleri onun yürüdüğü yola götürebilecek, bu kabiliyeti sayesinde Türk çocuğu kendisini dinleyen veya yazısını okuyanları, peşine takarak yüksek Türk ülküsüne iletebilecek ulaştırabilecektir.”

“Bu edebiyat anlayışı, böyle bir edebiyat öğretimi sayesindedir ki, edebiyatın masasından anlaşılan gayeye varmak mümkün olabilir.” 16

Edebiyat başta olmak üzere bütün güzel sanatları milli kültürün öz, ayrılmaz bir parçası kabul etmiştir. Bu inançla; “bir milleti yaşatmak için bir takım temeller lazımdır ve bilirsiniz ki, bu temellerin en mühimlerinden biri sanattır. Bir millet sanat ve sanatkardan mahrumsa, tam bir hayata malik olamaz.” Diyerek; kültür platformunda, sanata ve sanatkara verdiği üstün değeri, veciz bir şekilde dile getirmiştir.

Gazi; daha okul sıralarından itibaren, resmi ve özel hayatında edebiyatın daha ziyade şiir ve özellikle hitabet yönü ile ilgilenmiştir, diyebiliriz. O şiiri, tıpkı çok sevdiği Namık Kemal gibi vatan ve millet yolunda heyecan uyandırıcı bir sanat olarak kabul etmiştir. Çok takdir ettiği Tevfik Fikret gibi bilim, fikir ve vicdan hürriyetinin kazanılmasında, korunup gelişmesinde başlıca faktörlerden birisi olarak görmüştür. Hitabet sanatını ise, asker ve devlet adamı vasfını tamamlayan vazgeçilmez bir unsur saymıştır. Şiirle ilgisi dolaylı, hitabet ile doğrudandır. Yani şiir, zaman zaman söylemekten, söyletmekten, dinlemekten zevk aldığı, heyecan duyduğu, derin saygı ve sevgi beslediği edebi türlerin başında gelmiş; hitabet ise, baştan itibaren bizzat meşgul bulunduğu, son derece hoşlandığı bir edebiyat alanı olmuştur.

Nihayet, edebiyatı, “kültürlü medeni toplumların ayrılmaz bir parçası” sayarak, şöyle tarif eder:

“Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri ve okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bunun içindir ki edebiyat; ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi heykeltraş gibi, bilhassa musiki gibi güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.” 17

Güzel sanatlarda başarılı olmayan milletlerin, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmalarının imkansız olduğu 18,, haklı inancını taşıyan Atatürk; sanatın ve sanatkarın büyüğü, küçüğü olamayacağını, 3 Nisan 1922’de Konya Askeri Nalbant Mektebi’ndeki diploma töreninde aynen şöyle ifade eder:

“Sanatın en basiti, en şereflisidir. Kunduracı, terzi, marangoz, saraç, demirci, sosyal hayatımızda, askeri hayatımızda hürmet ve haysiyet mevkiine en layık sanatkardır.” 19

Ayrıca:

“Sanatkar, cemiyete uzun cehd (çalışma) ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır.” 20

anlamlı tarifini takiben:

“Sanatsız kalan bir milletin, hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” 21

haklı teşhisini koyar. Hele elini öpmek isteyen bir sanatçıya:

“Sanatçı el öpmez. Sanatçının eli öpülür.” 22

demesi, olgunluğunun zirvesinde sanata ve sanatkara duyduğu saygının en seçkin bir delili olarak değerlendirilmek durumundadır.

Resim ve heykel sanatları konusunda takındığı son derece olumlu ve destekleyici tavrını da, çeşitli vesilelerle ortaya koymuştur. Nitekim 1923 yılında, heykel ve ondan hareketle resim sanatı ve heykeltraş hakkında:

“Dünyada mütemeddin (medeni), müterakki (gelişmiş) ve mütekamil (olgun) olmak isteyen herhangi bir millet, mutlaka heykel yapacak ve heykeltraş yetiştirecektir.”

Dedikten sonra; bu sanatın “dine aykırı olduğunu “ iddia edenlere de, şu karşılığı verir:

“Âbidelerin şuraya buraya tarihi hatıra olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu iddia edenler, İslami hükümleri layıkıyla tetkik etmemiş olanlardır. Cenab-ı Peygamberin İslam dinini tesisinden bu ana kadar bin üç yüz bu kadar sene geçmiştir. Hazret-i Peygamberin ilahi emirleri tebliği esnasında karşısındakilerin kalp ve vicdanında putlar vardı. Bu insanları Hak Yola davet için evvela o taş parçalarını atmak ve bunları ceplerinden kalplerinden çıkarmak mecburiyetinde idi. İslami hakikatler tamamiyle anlaşıldıktan ve hasıl olan vicdani kanaat kuvvetli hadiseler ile de kuvvetlendikten sonra, birtakım münevver insanların böyle taş parçalarına tapınmasını zannetmek İslam alemine hakaret etmek demektir. Münevver ve dindar olan milletimiz, gelişmenin sebeplerinden biri olan heykeltraşlığı azami derecede ilerletecek ve memleketimizin her köşesi atalarımızın ve bundan sonra yetişecek evlatlarımızın hatıralarını güzel heykellerle dünyaya ilan edecektir.

Bu işe çoktan başlanmıştır. Mesela Sivas’tan Erzurum’a giderken yol üzerinde güzel bir heykele tesadüf edersiniz. Sonra Mısırlılar İslam değil midir? İslamlık, yalnız Türkiye ve Anadolu halkına mı mahsustur? Seyahat edenler pekâlâ bilirler ki, Mısır’da birçok büyük adamların heykelleri vardır. Milletimiz din ve dil gibi, kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri, hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.İnsanlar olgun olmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin icab ettirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleyip yükselme yolunda yeri yoktur.

Halbuki bizim milletimiz, hakiki vasıflarıyla medeni olmaya yükselmeye layıktır ve olacaktır.” 23

Sanatçıların, his ve heyecan dünyasına, sanat kabiliyetlerine verdiği değer ise, her türlü takdirin üstündedir. Nitekim, bir gün ressam İbrahim Çallı kendisine “ Türk milletinin gönlündeki Mustafa Kemal’in portresini yapmama izin verir misiniz Paşadi? Sorusunu yönelttiğinde O’na: “Madem ki gönüllerde yaşayan Mustafa Kemal’i çizmek istiyorsun, benim modelliğime ihtiyaç yok!” 24 anlamlı cevabını verir.

Heykel, resim gibi musiki konusuna da ayrı bir değer ve önem veren Atatürk; 1925 yılında kendisine, “Hayatta musiki lazım mıdır? Sorusunun sorulması üzerine:

“Hayatta musiki lazım değildir. Çünkü hayat musikidir. Musiki ile alakası olmayan mahlukat insan değildir. Eğer söz konusu olan hayat insan hayatı ise, musiki mutlaka vardır. Musikisiz hayat, zaten mevcut olamaz. Musikinin çeşidi tektik edilmeye değer.” 25 hükmüne ulaşır.

Birçok konuda olduğu gibi, müzik alanında da Batıya yönelmek gerektiği inancı ile:

“Bizler alaturka musikiye alışmışız, ama yeni nesiller alafranga musikiye çalışmalıdırlar.”

ve:

“Çocuklarımızın, gelecek nesillerin musikisi, Garb medeniyetinin musikisidir.” 26 demiştir.

Bununla birlikte, bir gün Çankaya Köşkü’ndeki İncesaz Heyeti fiefi Emekli Binbaşı Hafız Yaşar Okur’a:

“Biz Garb’ınkini hürmetle dinlediğimiz gibi, bizim musikimiz de bütün dünyada hürmetle dinlenecek bir halde olmalıdır.” 27 tarzındaki, sentezci tavrını da ortaya koymuştur.

Klasik Türk müziğinin üstad sanatçılarından Mesut Cemil Bey’in de içinde bulunduğu bir grubun konserini takiben, kendilerine hitaben söylediği şu sözler de aynı anlayışın bir başka ifadesidir:

“Biz çok defa musikisin tam haysiyetini (itibarını, değerini) bulamıyoruz. İşte bu dinlediğimiz, hakiki Türk Musikidir ve şüphesiz yüksek bir medeniyetin musikisidir. Bu musikiyi, bütün dünyanın anlaması lazımdır. Fakat, onu bütün dünyaya anlatabilmek için, bizim milletçe, bugünkü medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz lazımdır.” 28

Nihayet, sanat alanındaki çalışmaları yönlendirmek ve yeni sanatçıların yetişmesini sağlamak yolunda, Ankara’da 1924’de bir Musiki Muallim Mektebi kuruldu ve okul 1936’da Devlet Konservatuarı haline getirildi. Daha sonra buradan mezun olan sanatçılardan oluşan Devlet Tiyatrosu, Devlet Operası ve Balesi kuruldu.

Öte yandan, Cumhuriyetin ilk yıllarında açılan Gazi Terbiye Enstitüsü’nde Resim-İş, Müzik bölümleri ile de çalışmalara öğretmen yetiştirmek yolunda hız verildi.

Ayrıca, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası kuruldu. Bütün sanat dallarında, uluslararası çapta değer taşıyan sanatçılar, Türkiye’ye davet edildi. Devlet Resim ve Heykel sergilerinin açılması girişimlerinde bulunuldu. Her alanda yurtdışına gönderilen sanatçılarla da, Türk kültür ve sanatının uluslar arası boyuta ulaşması hususunda çok ciddi ve önemli adımlar atıldı.

Sonuç olarak diyebiliriz ki; Türk Millleti, her konuda olduğu gibi, Türk kültüründe ve onunla bütünleşen bir çizgide Türk sanatında da büyük Atatürk’e çok şey borçludur ve ona minnettardır.

Pamukkale Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Prof. Dr. Önder GÖÇGÜN (Denizli)


umarım işine yarar


XyKuL İmzası
KÜÇÜK İNSANLAR KİŞİLERLE,
ORTA İNSANLAR OLAYLARLA,
BÜYÜK İNSANLAR FİKİRLERLE UĞRAŞIR.
12-21-2007 11:39 PM
Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
clever_girl
*****
Moderatör

Mesaj: #4
RE: bana yardımcı olun lütfen

Arkadaşlar gerçekten çok teşekkür ederim..Çok iyisiniz..Her yeri aramıştım ve bulamamıştım..Gerçekten çok teşekkürler.. 1


clever_girl İmzası Sitemize Uye Olmadan Linkleri Goremezsiniz. Lutfen Giris Yapin veya Kayit Olun..
12-23-2007 03:18 PM
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
ayca_
*
Üye

Mesaj: #5
RE: bana yardımcı olun lütfen

Bişey DeğiL 2:D2:D2


ayca_ İmzası oBsesiF aRomaLı KuRapiYee ((:

Sitemize Uye Olmadan Linkleri Goremezsiniz. Lutfen Giris Yapin veya Kayit Olun..]
12-23-2007 03:47 PM
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 

Yazdırılabilir Bir Versiyona Bak
Bu Konuyu Bir Arkadaşına Gönder
Bu Konuya Abone Ol | Konuyu Favorilerine Ekle

Foruma Git:

Pelin Karahan| Oyun İndir